Göbekli Tepe, Dünya Çapında bir Keşif!


Göbekli Tepe, Türkiye’de yeni bir arkeolojik kazı, ancak dünya çapında bir keşif!

Göbekli Tepe, görüntü olarak İngiltere’deki Stonehenge’e çok benziyor.  Stonehenge’i dünyada çok kişi tanır, ama Göbekli Tepe daha yeni yeni tanınıyor. National Geographic dergisi, 2011-Haziran sayısında Göbekli Tepe’yi “Dinlerin Doğuşu”, “Dünyanın İlk Tapınağı” gibi başlıklarla derginin kapağına taşımıştı. 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklendi. Türkiye, 2019 yılını dünyada “Göbekli Tepe Yılı” ilan etti. Kısa zamanda tüm dünyanın ilgi odağı olmaya hazır.

Stonehenge 5500 yaşında müthiş bir yapı, ancak düşünebiliyor musunuz, Göbekli Tepe Stonehenge’den 6500 yıl daha eski. Stonehenge, büyük kaya parçalarının çevrelediği tek bir dairesel yapı iken, Göbekli Tepe’de bu dairesel yapılardan 20’den fazla var.

Göbekli Tepe’yi Kim Keşfetti?

Burası ilk defa 1963 yılında Chicago ve İstanbul Üniversitelerinin ortak yürüttüğü bir yüzey araştırmasında tarih öncesi dolgu üzerinde Bizans dönemi mezar taşları şeklinde kayıtlara geçmiş. Yanlışlıkla mezar taşı diye kayıtlara geçen taşlar aslında Göbekli Tepe’nin meşhur T-şeklindeki 12.000 yıllık taşları.

Göbekli Tepe’nin bulunduğu yer Örencik köyüne yakın bir özel mülk. Özel mülk olmasına rağmen, tepenin en üst noktasında Osmanlı döneminden bir takım mezarlar (yatır) ve bir dilek ağacı var. Yöre halkı zaman zaman buraya piknik yapmaya, adak kurbanı kesmeye ya da dua edip dilek dilemeye geliyor. Anlaşılan o ki, dağın başında ilginç bir çekim alanı olan bu ıssız alanda insanoğlu binlerce yıldan beri inançları doğrultusunda toplanıyor, adaklar adıyor, dua ediyor, dilek tutuyor. Bunun sadece bir tesadüf olduğunu düşünmek kolay değil.

Denizden 770 metre kadar yükseklikte, dilek ağacının bulunduğu minik tepe, kocaman bir tarihe hakim. Aşağıda insanlığın gizemli inanç serüveni uzanıyor. Esrarengiz Anadolu…

Yahudi inancında cennet “Aden” olarak geçer. Aden’in çok güzel bir bahçesi vardır ve bahçeye bakmakla görevli olan ilk insan Adem’dir. Bahçeyi sulaması için Aden’den bir ırmak çıkar. Bu ırmak kollara ayrılır. Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat ırmakları, Aden’den doğup, Aden bahçesini sulayan ırmağın kollarıdır.

Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında kalan bölgeye Mezopotamya denir. Yukarı Mezopotamya’nın büyük bölümü bugün Türkiye sınırlarında kalan topraklara tekabül eder.

Hz. Nuh Mezopotamya’da yaşamış olmalı. Eski Ahit’te Nuh’un gemisinin Ağrı Dağı’na oturduğu yazar. Kuran’daki Hud Suresi ise Cudi Dağı’nı işaret ediyor. Anadolu’daki iki Cudi Dağı’ndan biri buradan çok uzakta değil.

Göbekli Tepe’ye en yakın köyün adı Örencik. Burası, tarih boyunca peygamberler şehri diye bilinen Şanlıurfa’nın 15 km doğusunda. Bölgenin kuzeyinde, ufuk noktasına doğru, Nemrut Dağı dahil olmak üzere, doğu Toros Dağlarının tepe noktası görülürken, doğusunda ise volkanik Karacadağ’ın silueti seçilebilmekte. Güneyde Harran Ovası’na bakan yerleşimin, üç tarafı kuzeyde Germuş, batıda Fatik ve doğuda Tektek Dağlarının yükseltileri ile çevrili.

1986 yılında, mülkün sahibi Şavak Yıldız, burada bulduğu cinsel organlı bir heykelciği ve beraberindeki diğer taşları müzeye götürmeye karar veriyor. O dönemde bölgenin tarih öncesi bulguları henüz öne çıkmamış. Arkeolog olmayan müze müdürü de, Şavak Yıldız’ın büyük zahmetlerle at arabasına koyarak, belki de ufak bir gelir beklentisiyle getirdiği taş eserlerin önemini atlıyor ve eserleri geri çevirmek istiyor. Şavak Yıldız taşları geri götürmeyeceğini söyleyerek tepki verince, bir tutanak tutarak eserleri müzenin deposuna alıyor.

Göbekli Tepe’yi keşfeden ve kazan Alman arkeologun adı Klaus Schmidt (1953-2014). Schmidt, Fırat Nehri üzerindeki Atatürk Barajı’nın inşaatı esnasında baraj su toplamaya başlamadan önce başlatılmış olan Nevali Çori kurtarma kazılarında çalışıyor. Kazılar 1991 yılında bitiyor ve Nevali Çori baraj suları altında kalıyor. Schmidt, T biçimli kireçtaşı stelleri ilk kez Nevali Çori’de tanıma fırsatı bulmuş.

1994 yılında Schmidt, yeni bir kazı alanı arıyor. Bölgeyle ilgili arkeolojik yayın ve çalışmaları gözden geçiriyor. Yolu Şanlıurfa’daki müzeye düştüğünde, müzeye yeni gelen eser var mı öğrenmek istiyor. Müze müdürü bir ara Şavak Yıldız’dan teslim aldıkları eserleri anımsıyor, bunları Klaus Schmidt’e gösteriyor.

Klaus Schmidt, Nevali Çori’de benzer eserler bulmuş olmanın getirdiği deneyimle gösterilen objelerin tarih öncesi eserler olduğunu hemen anlıyor, çok heyecanlanıyor. Örencik köyündeki keşiflerinden bir süre sonra, 1995 yılında, Şanlıurfa Müzesi ile birlikte Göbekli Tepe’de ortak kazı çalışmalarına başlıyor.

Ortaya çıkardığı T-şeklindeki taşların anıtsal boyutlarda olmasının getirdiği kolaylıkla tüm dünyanın dikkatini buraya çekmeyi başarıyor.

Schmidt 2014 yılında geçirdiği ani bir kalp kriziyle vefat edene kadar kazılar aralıksız olarak sürüyor.

Bereketli Hilal

Bereketli Hilal de denen bu topraklar, buzul çağının sonundan itibaren arpa, buğday ve mercimekgillerin doğal olarak, yani kendiliğinden yetiştiği topraklardır. Dünyanın en eski Neolitik yerleşimlerinin Bereketli Hilal’in içinde olması tesadüf değildir. Hem uygun iklim hem de burada doğal olarak yetişen ürünler avcı toplayıcı insanları burada toplamış, yaklaşık 1-2 bin yıllık bir süreçte ise, insanoğlu bu ürünlerden tohum elde etmeyi başarmış ve tarımı başlatmıştır. İşte insanoğlunun doğal bitkilerden tohum elde edip yeniden yetiştirmeye başladığı, hayvanları evcilleştirdiği bu çağın adı Neolitik Çağ’dır.

Göbekli Tepe Kazıları

Göbekli Tepe’de gerçekleştirilen kazılarda elde edilen sonuçlar, akademik camiada adeta bir sansasyon yaratmıştı. Söz konusu bölge, İÖ 9. binyıla, hatta belki daha erken bir döneme ait, “birkaç kült yapıya sahip sıradan bir yerleşme değil, bir dağ üzerinde inşa edilmiş birçok yapıdan oluşan dini ritüel alanı” idi.

Göbekli Tepe, İÖ 10. binyıl ortalarından İÖ 9. binyıl sonlarına dek (yaklaşık 1500 yıl) boyunca kullanımdaydı. Ancak, Göbekli Tepe’yi dikkat çekici kılan yalnızca eskiye giden tarihi değil, daha önce büyük yapılar inşa edebilme yetisinden yoksun olduğu düşünülen avcı toplayıcı toplulukların, böylesine anıtsal yapılar inşa ettiğinin anlaşılması olmuştur.

Bunların yanı sıra, Göbekli Tepe, bir yerleşimin en temel gereksinimlerinden biri olan temiz su kaynaklarına da uzaktır. Bu durumda, Göbekli Tepe’nin, bir yerleşim yeri olmayıp, yaklaşık 200 kilometrelik bir etkileşim alanı içerisinde, Yukarı Mezopotamya topluluklarının buluştuğu bir ritüel merkezi olduğu önerilmiştir.

Ancak, son dönemlerde 8 m çaplı sarnıç ve su kanalına ilişkin yeni bulgular elde edilmiştir. Aynı şekilde, doğal kireçtaşı plato üzerine inşa edilmiş, oval planlı, birbirine eklemlenerek çoğalan bir yapı grubu bulunmuş, ve bunların yerleşim binaları olduğu düşünülmüştür.

Yapılan kazılarda dairesel biçimde yerleştirilmiş olan çok sayıda T biçimli kireçtaşı stel bulundu. Göbekli Tepe henüz tümüyle kazılmamış olmakla birlikte, jeofizik araştırmalardan yola çıkılarak söz konusu 200’den fazla anıtsal boyutlu stelden oluşan 20’den fazla dairesel yapının bulunduğu anlaşılmaktadır. Her bir dikili taşın 6 metreye kadar yüksekliğe sahip olup en fazla 20 ton olduğu görülmüştür. Zeminde, ana kayada oluşturulan yuvalara yerleştirilmiş olan bu anıtsal boyutlu taşlar dünyanın bilinen en eski anıtsal taşları olarak kabul edilebilir. Bu dikili taşlar, tunç veya demirin kullanıldığı zamanlardan binlerce yıl önce, taş ocaklarında çakmaktaşı gibi sert taşların yardımıyla şekillendirilmiş ve şimdi bulundukları yere taşınmıştır.

Her bir dairesel yapının tam ortasında karşılıklı şekilde duran ve daireyi oluşturan diğer taşlardan daha uzun olan iki dikili taş yer almaktadır. Söz konusu dikili taşlarda birçok hayvan kabartması görülmektedir. Bu hayvanlar mitolojik hayvanlar olmayıp günlük hayatta doğada karşılaşılabilecek türden basit hayvanlardır. Örneğin boğa, domuz, tilki, ceylan, eşek, yılan, sürüngenler, böcekler, kuşlar, akbabalar ve ördekler gibi hayvanlar betimlenmiştir. Bu bize, Şamanist topluluklarda olduğu gibi, Göbekli Tepe insanlarının doğaya tapındığını düşündürmektedir.

Dikili taşların bazılarında, insan kollarının betimlendiği, hatta kolların göbek üzerinde birleştirildiği, tepedeki T’yi oluşturan çıkıntıların ise insan başı olduğu düşünülür.

Bazı zeminlerde sönmüş kireç uygulaması görülürken, diğerlerinde ana kayanın kendisi vardır. Yani, dairesel yapıların merkezindeki çift dikili taş zemindeki ana kayada oyulmuş küçük yuvaların içine oturur.

Yapılan arkeolojik kazılarda çok sayıda hayvan kemiği elde edildi ama hiç hayvan başı bulunmadı. Kadın figürüne birkaç istisna dışında rastlanmadı. Taşların üzerindeki hayvan kabartmaları ve kayaların kazılması sonucu oluşturulmuş hayvan figürlerindeki oymacılık ve heykeltraşlıktaki ustalık hem şaşırtıcı hem kayda değer. Çok ciddi kaygılarla işlendikleri, bunun da oldukça uzun bir geçmişe dayandığı aşikar.

Göbekli Tepe

IMG_0815
göbeklitepe2
IMG_5941 copy
fullsizeoutput_391b
IMG_0888
IMG_0900
IMG_0874
IMG_3584
IMG_3636
Göbekli Tepe
Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image... Loading image...

Göbekli Tepe Bilinçli Biçimde Yeniden mi Gömüldü?

İÖ 8. binyılın başında Göbekli tepe önemini yitirmiş, diğer birçok yerde gördüğümüz gibi doğal yollarla yok olma sürecine girmemiş, aksine bilinçli bir şekilde muhafaza edilmişçesine taş kaplar, taş aletler ve kireçtaşı parçacıklarından oluşan dolgu maddesiyle gömülmüştür. Dolguda birçok hayvan ve insan kemiği de bulunmuştur. Göbekli Tepe’nin bu kadar iyi korunabilmiş olmasının nedeni de bilinçli biçimde gömülmüş olmasıdır.

Söz konusu yapıların neden gömüldüğü tam olarak bilinmemekle birlikte, kutsalı koruma anlayışı olabilir.

Yapılarda bulunan anıtsal boyuttaki dikili taşların, sadece boyutlarıyla değil çok sayıda taşın yan yana bulunması da benzersiz bir örnek teşkil etmektedir. Çevrede bu boyut ve özelliklerde benzer anıtsal yapı bulunmamaktadır.

Yapılan kazı çalışmaları ve araştırmalar, Göbekli Tepe ile ilgili oluşan soruları yanıtlamak yerine, yeni sorular oluşturmakta ve var olan soruları derinleşmektedir.

Göbekli Tepe’yi Tapınak Diye Nitelemek Doğru mu?

Burasının birçok yazıda tapınak olduğu yazmakla birlikte, tapınak sözcüğü oldukça iddialı bir sözcüktür. Tapınak diyebilmek için tam olarak neye veya hangi tanrılara tapınıldığının belirlenmesi gerekir. Tapınaktan çok, bir toplanma bölgesi veya belli aralıklarla toplanılan bir değiş-tokuş alanı veya ritüel alanı olduğu düşünülmektedir.

Söz konusu T şeklindeki dikili taşlar, anıtsal özelliğe sahip heykeller olarak da kabul edilebilir. Göbekli Tepe’den elde edilecek en önemli bilgi, Neolitik Dönem avcı-toplayıcı toplulukları arasında iş bölümü, koordinasyon ve organizasyon bulunduğudur. Her biri ancak yüzlerce kişi tarafından taşınabilecek dikili taşları taşıması için daha üst rütbeli birilerinin emirler vermiş olması kaçınılmazdır. Bu, sosyal anlamda eşit gruplardan ziyade bu topluma önderlik eden statü bağlamında elit bir grubun varlığını akla getirmektedir. Anıtsal boyuttaki bu tür kamusal yapılara ihtiyaç duydukları ve bunlara yatırım yaptıkları çok açıktır. Bu da, bir sonraki aşamada Neolitik dönemin yerleşik hayatını getirmiş olabilir.

Yaşam İzleri?

Kasap işlemi görmüş çok miktarda et ile 160 litrelik taş bir kabın dibinde alkollü içki tortusu bulunması, dini veya sosyal veya hem dini hem sosyal toplanmalar çerçevesinde festivaller düzenlendiğini düşündürmektedir.

Hayvanların evcilleştirilmesi ve tohumların elde edilmiş olmasıyla kendilerini baskı altında hisseden insanların bu bölgeden göç ettikleri görülmektedir. Anadolu’nun batısına gittiğimizde Neolitik sitlerde Göbekli Tepe boyutundaki kamusal binalara artık rastlamamaktayız.

Şerif Yenen

Copyright 2019@Serif Yenen Bu yazının yayın hakları Şerif Yenen’e aittir, izinsiz kullanılamaz.

30 Ağustos-1 Eylül, 2019